İran Satrancı-Nilgün CERRAHOĞLU
En büyük fotoğraf gazeteciliği ödülü “World Press Photo”; Tahran çatılarında, “Allahüekber!” çığlıklarıyla Ahmedinejad rejimine kök söktüren “kadınların karesine” gitti.
Yapayalnız iki kadın…
Beraberlerinde kimse yok.
Gecenin karanlığı ve ıssızlığında, bir apartman çatısı terasından, Tahran semalarına çığlıklarını ulaştırmaya çalışıyorlar.
Bir fotoğraf, bir makaleden çok fazla şey söyler derler ya…
Doğru.
Tahran çatılarındaki kadınların o “yalnızlıkları” ve “çaresizliklerini”; yüreğinizin derinliklerinde duyuyorsunuz.
“Seslerini” ve “çığlıklarını” kulağınızda işitiyorsunuz.
Kendinizi.. o çatıda.. o kadınların yanında; onlarla el ele hissediyorsunuz.
İsyanın ‘doğası’ değişti
12 Haziran seçimlerindeki “şike” ve bu iddianın yol açtığı “öfke patlamasıyla” çıkan “yeşil isyan”; zamanla bir “özgürlük isyanına” dönüştü.
Kimse artık uzun boylu “seçimler yeniden yapılmalıydı/oylar sayılmalıydı/Ahmedinejad kazandıydı/kazanmadıydı”yı konuşmuyor.
“İslami rejim yıkılsın/yıkılmasın.. yerine başka şey konsun/konsun da ne konsun?” da tartışılmıyor…
“Yeşil isyancılar”; “İslami rejim veya değil; ya da her neyse” artık daha fazla “özgürlük” istiyor. Nokta.
Bundan daha tehlikeli, daha dönüşü olmayan bir şey düşünülemez.
İsyanın tabanını oluşturan insanlar çünkü; “sadede gelmiş” durumdalar.
Rejim.. bu insanlara bundan böyle “daral getiriyor” ve “dar geliyor”. “Daha fazlasını” talep ediyorlar. 2010 dünyasının kendilerine “sahip olduklarından çok daha fazlasını verebileceğinden” haberdarlar; haberdar olmanın ötesinde er geç buna ulaşacaklarından da eminler.
Bu; benim öyle kişisel; afaki, kuşbakışı yürüttüğüm bir yargı değil.
Kısa süre önce Delhi’de… İranlı muhaliflerle görüşme fırsatım oldu. İran diyasporası faal ve çok yaygın. Muhaliflerin bir bölümü nasıl “Yandım Allah!” diye Türkiye’ye kapak atıyorsa.. bir bölümü de soluğu “doğudaki komşu” Hindistan’da alıyor. Yaşam standardı açısından Hindistan; İslamcı rejimden kaçan muhalif kesimlere, Türkiye’ye göre daha cazip geliyor. Hint entelijansiyasi ile ayrıca yakın bağlar tesis etmişler. Üniversitede hocalık yapmak imkânı filan buluyorlar.
Uluslararası deneyim ve entelektüel kalibresi yüksek olan bu İranlılar işte; “yeşil isyanın” öyle “balon köpüğü” gibi üfleye üfleye söndürülecek bir şey olmadığını söylüyor. İsyanın kadınları; boyunlarında, protesto gösterilerinde sokakta öldürülen Nida’nın kolyesi ile dolaşıyor.
Nida; benim burada, bu sütunda, ilk günden söylediğim gibi; “tek lideri olmayan” bu isyanın en “simgesel yüzü” ve “simgesel amblemine” dönüşmüş durumda. Adı resmen böyle konmasa da; İslami rejimin bir numaralı kurbanı olan kadınlar, muhalif hareketin dinamosunu oluşturuyor.
Dün de yazmıştım. “İslam Cumhuriyeti’nin 31. yıl kutlamalarında”, şiddet yoluyla bastırılan arka sokaklardaki gösterilerde gene Nida gibi, Nida ile aynı yaşta (27!) bir başka genç kadın; Leyla Zareyi, devrim muhafızları tarafından vuruldu. “Humeyni’nin torunu” Zehra Eşraki gözaltına alındı. Muhalif mollalardan Kerrubi’ nin karısı dayak yedi. “Resmi platformdaki lider” Hüseyin Musevi’nin karısı Zehra Rahneverd coplandı.
Bunlar; sokağa çıkmayı hâlâ -her şeye rağmen- göze alan kadınların başlarına gelenler.
Medyatik düzlemde, tüm baskılara rağmen yılmayan, Nobel ödüllü Şirin Ebadi’nin sesi bastırılamıyor. Ebadi sürekli olarak; İran’daki “insan hakları ihlallerine” dikkat çekiyor.
Sanal âlemde de kadınlar önde
Rejimin yoğun sansür tedbirlerine rağmen sanal âlemde ilaveten; “Twitter, Youtube, Facebook”taki mücadelenin ön safında da keza gene kadınlar var.
“Oxfordgirl” rumuzuyla yazan “Twitter”daki; İranlı kadın gazeteci mesela.
Pes etmiyor.
“Google”a “Oxfordgirl” yazın girin.
“Yeşil İsyan”a ilişkin son gelişmeler, bilgisayarda tek bir tuş hamlesiyle “tık” önünüze geliyor.
Yaptırımlar bir yana; Ahmedinejad bunları ne yapacak? Bu dip dalgayla nasıl baş edecek?
İran; uluslararası platformlarda sadece “reel politik” kaygılarla izlenen bir Ortadoğu ülkesi olduğundan, bu “toplumsal dip dalga” boylamında dile getirilen soru/sorunlar -özellikle bizim ülkemizde- pek kale alınmıyor ve sürekli sanki yapay bir “fantezi” imiş gibi algılanıyor...
Ama “tarihe yön veren” hareketlerin; “reel politiğin” kaçırdığı “dip dalgalar” tarafından şartlandığını da unutmamak lazım…
“11 Şubat kutlamaları” arifesinde tam bu noktayı parmak basan Musevi, Ahmedinejad’a işte bu yüzden:
“Sansür, şiddet ve tutuklamalarla, farz et herkesin ağzını kapattın” diyerek soruyor:
“İnsanların (dip dalganın!) müesses nizam üzerinde değişen düşüncelerine nasıl gem vuracaksın? Müesses nizamın yitirdiği meşruiyeti nasıl geri alacaksın? Dünyanın çıkışına maruz kalan ve halkı üzerinde sürekli şiddet kullanan bir hükümet imajından nasıl kurtulacaksın?”
Halihazırda nereye varacağı meçhul olan “İran satrancının” başlıca taşlarından biri “nükleer yarışsa”, diğeri de bu.




Sn. Cerrahoğlu madalyonun diğer yüzünü neden göstermiyor? Ukrayna'daki 'turuncu devrim(!)' ıle olan benzerliklerden bahsetmiyor. Batıda İran'a karşı retoriğin yükseltildiği bu dönemde, bu yazı daha bir anlam kazanmıyor mu?
Binlerce işçi ve emekmçinin doğrudan kanını dökmüş,yüzbinlerce İran insanını dünyanın dört bir7 köşesinde acı ve hasret dolu bir özlemle yaşatan her gün,bu menfur mollalığın antiemreryalizmini lanetlemekle geçiyordur emin olun.Yurt sevgisinden büyük bir antiemperyalizm,tecritine ayrıca masraf gerektirmeyen bir tercih oldukça,'ideolojisiyle' birlikte,toplumunu da çökertiyor..
Yorum gönder