Anasayfa | HM Yazarları | Altan ARISOY | Kürtçü Saldırılara Birkaç Yanıt (2) - Altan Arısoy

Kürtçü Saldırılara Birkaç Yanıt (2) - Altan Arısoy

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Osmanlı imparatorluğu dağılırken en son uyanan teba devletin asıl unsuru olan Türkler oldu.
Birinci Dünya Paylaşım Savaşı bitiminde işgaller ortak yurt olan Anadolu içlerine uzanırken Türklerin ve Kürtlerin kurtuluş savaşını birlikte vermeleri en doğru yaklaşımdı.
Ve böyle de yapıldı. Kürtler çok daha dağınık ve birbirlerinden kopuk bir feodal yapı içinde yaşadıklarından bu savaşımda tam bir birlik sağlanamadı.
Emperyalizm bazı aşiretleri kışkırtıp isyan ettirdi. Böylelikle Musul'u da içine alan misak-ı millinin gerçekleşmesini önledi. Bu tür kalkışmalar sonraki yıllarda da görüldü.
Doğrusu, Kürt aşiretleri bu oyuna gelmeselerdi bugünkü sorunların birçoğu hiç yaşanmayacaktı!..

Tarih boyunca görülen Kürt isyanlarının hiçbiri ulusal bir başkaldırı niteliği taşımaz. Hemen hepsi yereldir. İsyanlar aşiret egemenliklerinin savunulması içindir.Yabancı parmağı hep vardır. Aslında isyanların çıkmasında da başarısız olmasında da feodal yapı belirleyicidir. Bölgede aşiret yapısı çok güçlüdür. Yaşam anlayışı kan bağına, geniş aileye, var olmak için çevreyle çatışmaya, kahramanlık üzerine kuruludur... Sosyal ve ekonomik düzen katı bir hiyerarşiye sahiptir.
Din aşirete hapsedilmiştir. Özel bir şekilde algılanır. Aşiretler arası işbirliği seyitlerle sağlanır. Medeni hukuk, ticaret hukuku, ceza hukuku aşiret törelerinden ibarettir Kan davası, çok eşlilik, cehalet yaygındır…
Ve bölgede merkezi devlet otoritesi hiçbir zaman kurulamamıştır…
Cumhuriyet döneminde devlet bölgede merkezi otoriteyi egemen kılmak istedi.. Aşiretleri yerleştirmek, aralarındaki çatışmaları önlemek, asayişi sağlamak, okullaştırmak, cumhuriyet yasalarını geçerli kılmak, asker almak, vergi almak, ağanın değil devletin otoritesini sağlamak istedi. …
Direnişle karşılaşınca da çatışma ortamı doğdu. Silahlı direnişler zorunlu olarak silahla bastırılmıştır..
Bunun için yapılan uygulamalar çoğu kez serttir. Ne yazık ki otoriteyi başka türlü sağlamak olanağı olmamıştır. Bu uygulamalar aynı zamanda aşiretlerin eskiden beri uyguladığı ve kendilerinin anladığı bir dildir!... Kuralları onlar koymuştur…

Bugün bile Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da devlet elektrik ve su hizmetleri vermesine karşın ücret alamamaktadır. Merkezi otorite uzak ve sanal bir güçmüş gibi görülmekte, bölgedeki egemenliği göz ardı edilmektedir. Devletin her zaman bağışlayıcı olmasına tanık olunduğu için yasaları göz ardı etmek nerdeyse bir alışkanlık hallindedir…
Devlet bazı özel durumlarda, askeri cunta dönemlerinde otoritesini kurmak için uygulamalarını sertleştirmiştir.
Bugün 1920'li, 1930'lu yılların kararlılığı yoktur!… Sırf oy almak uğruna nerdeyse her türlü
yasa tanımazlığa göz yumulmaktadır…

Kürt isyanlarının en büyüğü Şeyh Sait ayaklanmasıdır. 5000 kadar silahlı kişinin dışında binlerce çapulcu da suç işleyerek güvenliği yok etmişlerdir. Tunceli'de isyancılar 3000 kişidir. Öteki isyanlar 150- 1500 kişi arasında silahlı güçlerle yapılmıştır. İsyanlar 2 gün ile bir ay arasında bitirilmiştir. Şeyh Sait isyanı iki ayda, Dersim isyanı ise 7 ayda tam anlamıyla bastırılmıştır...

Bu isyanların hepsini sırf doğuda görüldükleri için Kürt hareketi saymak yanlıştır. Zorlama olur... Unutulmamalıdır ki; o isyanları bastırmada öteki Kürt aşiretleri de görev almıştır.
Aynı dönemde Anadolu'nun diğer yerlerinde de isyanlar oldu. İsyanların hepsi de yerel odaklı ve küçük çaplıdır…
Sadece Gaziantep savunmasında halkın 5000 dolayında kayıp verdiği düşünülürse Anadolu'da çıkan isyanların ulusal devlete karşı fazla bir tehlike oluşturmamış olmasına karşın  sonuçları açısından yıpratıcıdır.…
Bu isyanlar iç istikrarın bozulmasına ve doğu bölgelerine götürülecek hizmetlerin aksamasına, halkın devlete uzak kalmasına, Türkler ve Kürtler arasında nispi bir soğukluğa yol açtığı için Türkiye'ye pahalıya mal olmuştur..

Bunca deneyime karşın, aynı mantıkla yürütülen isyanların devam etmesi, birilerinin verdiği bir görevi üstlenen ataların başaramadığını torunların üstlenmesi anlamına gelmektedir. Bu tavır tarihin doğru öğrenilmediğini ve ders alınmadığını göstermektedir… En çok da Kürt halkına zarar verilmektedir… Gençler yaşamlarını dağlarda kutsal bir savaşım için harcadıklarına inanırken insan kaçakçılığı ve uyuşturucu dahil her türlü suça karışan çeteler emperyalist odaklarca korunmaktadır…

1937 yılından 1970'li yılların ilk yarılarına kadar Kürt isyanı yoktur. Bunda büyük devletlerin 2. Dünya savaşı içinde birbirlerini yemeleri, kendi dertlerine düşmeleri önemli bir etkendir.
Bu bilgi bile Kürt ayrılıkçılığının kaynağı konusunda sağlam bir fikre ulaşmamıza yardımcı olacak önemli bir veridir…
Kürtçüler, 1970'lerle birlikte geçmiş deneyimlerden yararlanarak yine emperyalizm güdümünde yeni bir ideoloji oluşturmaya başladılar. Bir yandan Sovyetlerin etkisine giren gruplar, öte yandan Batı' yörüngesindeki oluşumlar çok sayıda gazete ve dergi çevresinde toplandı. Bunlardan bazılarını anımsamak çabanın ne kadar yaygın ve ciddi olduğunu gösterecektir; DDKO, TKSP, TEKOŞİN, ÖZGÜRLÜK YOLU, KAWA, RIZGARİ,HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, ERNK, OTP, KONGRA-GEL, AWD, PYDK. DTP vb…

Böyle bir ortamda bir yandan birbirleriyle tartışan öte yandan Türkiye cumhuriyetine tavır alan gruplarda Kürtçü ideologlar pıtrak gibi çoğaldı. Kürtçü ideologların birleştikleri tek konu Türkiye Cumhuriyetine ve Kemalizm'e saldırmak olmuştur. Öylesine ki; en olumlu işleri bile kötü göstermek için dedikodu, yalan ve iftiralar uydurulmuş, üstelik bunlar bilim kılıfına sokularak propaganda yoluyla kitlelere sunulmuştur. Bu yanlışlarla kafaları karıştırılan gençler de dağlara çıkmayı doğru bir mücadele şekli sanmışlardır.

Son otuz yılda Kürtçülük ideolojisini temsil eden iki isim öne çıkmaktadır. Bunlar Fikret Başkaya ve İsmail Beşikçi' dir. Akademisyendirler. Ortaya attıkları düşünceler akademik olmaktan çok demagojiktir. Çektikleri uzun hapis cezalarına karşın iddialarında sabit kalmaya devam etmektedirler. Onların bilim kılıfında ortaya attıkları iddiaların yanlışlığını göstermek bu konularda çalışan, düşünen ve kafa yoran her aydın için bir görevdir. Bilimsel düşünceler  soğukkanlı bir yaklaşımı, nesnelliği, antitezleri, bilimsel verileri göz ardı etmez. Uygun bir ifade şekliyle anlatılır. Bu ideologların ifadeleri sadece kin ve düşmanlık pompalayacak niteliktedir. Bu düşmanca tutum bilimsellik tezini daha işin başında çürütmektedir !..
 
Şimdi bu iki ideologun bazı görüşlerini değerlendirmeye çalışalım:
Yazarların görüşleri Başkaya'nın "paradigmanın iflası" (1996, 5. baskı) ve Beşikçi' nin "Tunceli Kanunu ve Dersim Jenosidi" (1. baskı,1989) kitaplarından özetlenmiştir. Her iki yazarın da eleştirileri birbirini destekler niteliktedir.

İşte bazı örnekler:
Başkaya; "Milli mücadele antiemperyalist değildi. Yedi düvele karşı savaş denmesi hurafe üreticiliğidir .
Beşikçi; "Türk Kurtuluş Savaşı antiemperyalist bir mücadele değildir.."

Yanıt verelim:
Birinci Dünya savaşı tarihin ilk büyük emperyalist paylaşım savaşıdır. Saldıranlar emperyalisttir. Dünyanın efendileridir. Onlara karşı savaşan bütün güçler de –tam bilincinde olmasalar bile- emperyalizme karşı savaşmışlardır… Emperyalizme karşı savaşımı tam olarak başaran ve taçlandıran Türk kurtuluş savaşıdır…
Ermenilerle, Fransızlarla, Yunanlılarla karşı cephede; İngiltere, Fransa, ABD, İtalya gibi devletlerle de siyaset alanında savaşılmıştır. Ermeni ve Yunan güçlerini başta İngiltere olmak üzere bütün emperyalistlerin desteklediğini, silah, para, lojistik ve stratejik yardım yaptıklarını bilmeyen var mıdır? Anadolu'daki işgalci Yunan kuvvetleri aslında İngiltere'nin üzerimize saldığı kuvvetler değil midir?.. Ayrıca sultanlık yönetiminin güçleriyle ve içerdeki isyancılarla da savaşılmıştır… Bütün bunlar yalan olmadığına göre kaç düvelle (devletle) savaşıldığına okuyucu karar versin!…
Birinci Dünya Paylaşım Savaşı aslında Osmanlı ülkesini paylaşma kavgasıdır. Kurtuluş savaşımız da onlara karşı verilmiştir.. Antiemperyalist olmadığını söylemek tarihi inkar etmektir…

Başkaya; "Kürdistan ilhak edilmiştir. Türk ulusu sömürgeci, ezen ulustur"
Beşikçi; "Savaştan sonra emperyalistlerle işbirliği yapılarak Kürdistan paylaşılmıştır!... Türkiye Cumhuriyeti sömürgeci bir devlettir. Kürt ulusuna karşı "böl-yönet" politikası uygulamıştır!.."
Yanıt;
Kürdistan denilen yer acaba Osmanlı devletinden ayrı bir ülke midir? Kürdistan'ı kim, nereden ilhak etmiş?.. Bir dünya paylaşım savaşından en az zararla kurtulmak için elde bulunan son kalıntıları kurtarmak, 500 yıldır size ait olan bir egemenlik alanına sahip çıkmak, yani kendini korumak nasıl bir sömürgecilik oluyor?!...
Türkler, -küçük bir bölge dışında-Kürtlerle iç içedirler… Türkler ve Kürtler ezilen halklardır... Türklerin Kürtleri ezdiklerine ve onların kaynaklarını sömürdüklerine örnek yoktur… Ama Kürt aşiretlerinin kendi yörelerinde korkusuz yaşamaları ve kendi yasalarını uygulamaları için Türklerin 500 yıl boyunca koruma görevi yaptığı bir gerçektir. Onlardan vergi ve asker olarak nerdeyse hiç yararlanamadı… Cumhuriyet döneminde de ekonomiye en az katkı doğu illerinden sağlandı. İddianın tersine öteki bölgelerden sağlanan kaynaklar doğuya verildi… Doğu illeri verdiğinden her zaman kat kat fazlasını almıştır…
Misakı milli sınırları içindeki Musul vilayetinin kurtarılması için o kadar uğraşılırken Nasturi , Raçkotan, Raman, Şemdinli, Sason ve Şeyh Sait isyanlarını çıkaranlar Kürt değil midir?.. Bölgenin paramparça olması önce dış güçlerin, sonra da Kürtlerin eseridir .
Bu iddia Kürt gençlerini koşullandırmak için ortaya atılmış bir yalandır !..
Bir kez dogmatik düşünmeye görün. Sömürülen ve ezilen bir ulusa “ezen ulus” sıfatını bile yakıştırabilirsiniz !....

Başkaya;" Şeyh Sait ayaklanması ulusal bir harekettir. Dinci ögeleri de kullanmıştır..” Beşikçi; ""Şeyh Sait hareketi ulusal bir direnmedir. İrtica denemez." Başkaya devam ediyor; "kurtuluş savaşı ulusal bir hareket değildir!.."
Yanıt:

Bu ne perhiz, bu ne turşu?... Kurtuluş savaşı ulusal olmuyor ama yabancı güdümlü bir nakşibendi kalkışması ulusal oluyormuş!.. Ya bu kişilere inananlara ne demeli !…
Şeyh Sait Kürt Teali cemiyeti üyesidir. İngilizlerin Musul'u vermemek için çıkardıkları Nasturi isyanı tam bitirilmeden onlarla pazarlık yapmış, ancak kararlaştırılan zamandan önce ayaklanmak zorunda kalmıştır. İsyan fetvasında (! ) cumhuriyetin ve Mustafa Kemal'in dinsizliği, din kurallarına aykırı davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu belirtiliyordu. Bu bağlamda kurtuluş savaşı sırasında Anadolu'da çıkan gerici ayaklanmalardan hiçbir farkı yoktur..
Şeyh Sait isyanı emperyalizme hizmet eden Kürtçü- İslamcı bir ayaklanmadır. Dört aşiretle sınırlı kalmıştır. Emperyalizmi karşısına almayan hareketler ulusalcı ve bağımsızlıkçı olamazlar… Sadece maşa olurlar… Şimdi olduğu gibi… Türk Kurtuluş Savaşı ise tarihin en görkemli bağımsızlık savaşlarından biridir…

Başkaya;" Tanzimat meşrutiyet ve cumhuriyet yarı sömürgeleşmenin aşamalarıdır. Kemalizm emperyalizmle ilişkilere dokunmadı.." "Türkiye emperyalisttir .."
Yanıt;
Tanzimat ve meşrutiyet için varılan yargı doğrudur. Cumhuriyet için bunu söyleyebilmek ancak akıl ve anlayış yoksunluğu ile açıklanabilir… Sonraki yargı daha da komik. İlk fikrin tam tersidir… Başkaya ön ayaklarıyla yaptığı izi arka ayaklarıyla bozuyor. Bu fikirlere ciddi diye bakılabilir mi?
Madem ki sömürgeleşmiş bir toplumuz. Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti'ne emperyalist ve sömürgeci diyebiliyorsunuz?..
“Kemalizm  emperyalizmle ilişkilere dokunmadı” demek insafsızlıktır…  Cumhuriyetin ilk yirmi yıllık döneminde siyasal ve ekonomik ilişkiler daha çok Sovyetler Birliği iledir.. Önceki dönemlere göre tam bağımsızlıkçı bir devlet siyaseti yürütülmüştür..
Ayrıca özellikle büyük devletlerle ilişki kapıyı kapatmakla bitmez. Çünkü onlar sizinle uğraşmaya devam ederler. Ülke sorunları dünyadan bağımsız çözülemez. Kendi içine kapanan hiçbir ülke kalkınamaz, gelişemez .. Önemli olan emperyalizm karşısında kendi çıkarlarınızı koruyabilmenizdir… Türkiye Cumhuriyeti Kemalist dönemde bunu hakkıyla yapmıştır… Arkasında durmamız gereken dava budur…

Her iki yazar da çok iddialı savlarla ortaya çıkmışlardır: Başkaya, "paradigmanın iflası" adını verdiği kitabıyla Kemalist Devrime karşı çıkmakta ve Beşikçi' nin "Tunceli kanunu ve dersim Jenosidi" adlı çalışmasındaki savlara destek olmaktadır Yazarlar oturdukları yerden demagojik, kanıtsız hayali suçlamalar üretmektedirler. Savlarının doğruluğunu araştırmamaları, tersine her duyulan ve üretilen dedikoduyu gerçek olarak sunmaları amaçlarının bilim olmadığını açıkça ortaya koymaktadır...

Başkaya; "Kurtuluş savaşı söz konusu değildir. İmparatorluğun son unsurunun dönüşmesidir…" demektedir… Osmanlının kabul ettiği Sevr haritasına ve işgallere bir baktığınızda Türklere bırakılan yer sadece İç Anadolu bozkırlarıdır. Eğer bir dönüşme söz konusu olsaydı şu anda Türkiye'nin sınırları Sevr haritasındaki sınırlar olacaktı!.. Oysa dört yıl boyunca nerdeyse hiçbir şeyi kalmamış insanlarla bir halk savaşı verildi… Ülke İşgallerden kurtarıldı. Ve yepyeni bir devletin kuruluş aşamasına geçildi... Kurtuluş savaşı olmamıştır demek gerçeklerin ne kadar tahrif edilmeye çalışıldığını göstermemize yarayan güzel bir örnektir…

Başkaya; "Devrim anlamında hiçbir köklü yeniliğe yanaşmadı. Kemalizm Bonapartist bir diktatörlüktür. En yakın arkadaşlarını tasfiye etti. Olaylara makyavelist yaklaştı.." diyerek Kemalist devrim için aklına gelen küfürlere devam ediyor; "M. Kemal'in yaptıkları Reşit Paşa'nın başlattığı olaylar zincirinde bir halkadır. Tanzimat geleneğinin en radikal sürdürücüsüdür.Yapay bir resmi ideoloji yaratılmış ve Mustafa Kemal putlaştırılmıştır.."" Kemalist iktidar bir inkârcılık dayattı. Geçmişimizi toptan inkar ettirdi…"

Ardı ardına sıralanan bu saldırılar dinci ve Osmanlıcı karşıdevrimcilerle yazarın fikir ittifakı içinde olduğunu gösteriyor. Bunlara yanıt vermek bile gereksizdir. Ancak, şu kadarını söyleyelim ki; Türk devrimi her anlamda gerçek bir devrimdir. Dünyadaki sayılı devrimlerden biridir. Yaptığı yenilikler bugün bile inanılamayacak kadar önemlidir. İnkâr edilen şeyler Arap kültür emperyalizmidir. Saltanatçı, hilafetçi, ümmetçi görüştür. Bilim ve akıl dışılıktır… Bunlara ne de güzel olmuş demek gerekmez mi?!...
Devrimler sırasında tasfiyelerin olması kaçınılmazdır. Devrim aynı zamanda kendi ideolojisini de yaratır. Hiç bir ideoloji gökten hazır olarak gelmez. Hepsi de sonradan oluşturulur…Hele devrim aşamasında henüz dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir demokrasiden söz edilemez. Yine de dönemine göre Kemalist Türkiye otoriter bir rejim altında olmasına karşın dünyanın en demokratik ülkelerinden sayılır. Çünkü en gelişmiş ülkeler Faşizm, Nazizm, Falanjizm, Frankizm ve Sovyet diktatörlükleri altında inliyordu… Türkiye ise otoriter bir devrimci yolda istikrar içinde gelişti…
Eleştirilerin amacı gerçeği bulmak olsaydı anlaşılabilirdi. Oysa gerçekleri karalamak üzerine kurgulanmış ve kaynağı, aslı olmayan suçlamalar işe karışınca amaç işte böyle sırıtıyor… Bu suçlamaların birçoğunu Osmanlı dönemi kalıntılarının yaptığını ve onların Kemalist Devrim sırasında tasfiye edildiğini düşünürsek sadece intikam amaçlı uydurmalar olduklarını anlamamız kolaylaşır… Sırf yeni rejimi suçlamak için anlatılan anı parçalarına dayanarak bilimsel çalışma yapanların amacı da böylece sırıtık bir görünüm vermektedir… Şimdi onlara nasıl ve hangi bilim diye sorabilirsiniz!…

İsmail Beşikçi'nin Kürt isyanlarıyla ilgili değerlendirmeleri de çok ilginçtir: "Beyinleri yalana dayalı resmi ideoloji tarafından kötürümleşmiş … üniversite profesörleri Kürt ulusunun anti-sömürgeci, devrimci ve demokratik mücadelesini engellemek için… her türlü yolu denemektedirler…. Kürtlerin kendi aralarındaki birliğin sağlanması, birleşmiş bir Kürdistan için mücadele edilmesi … demokratik bir taleptir…" (Beşikçi,Tunceli Kanunu sf 152 )

Üniversite profesörlerimizi eleştiren bilimsel görüşe bakın!... “Kürt ulusunun anti-sömürgeci, devrimci ve demokratik mücadelesi" ifadesi PKK'nın uzantısı olan DTP'nin görüşleri değil midir?.. Hele "birleşmiş bir Kürdistan demokratik bir taleptir.." sözünün sahibiyle "konfederasyon" bayrakları açarak sokaklarda gösteri yapıp, polis taşlayıp, araba yakan, mayın döşeyen ve bombalama eylemleri yapanların düşünceleri tam örtüşüyor. Terör yapanlar barış ve demokrasi güçleri diye niteleniyor… Terör demokratik bir mücadele olarak görülüyor. Askerin savunması ise “Kürt halkına karşı operasyon” olarak tanımlanıyor…Bu yazarlarla PKK arasında yoktur, denilebilir mi?..Böyle yaklaşımları bilimsellik diye yutturmak komik olsa da, kimilerini fanatikleştirmede işe yarıyor… Amaç sırıtıyor...
Yazar, daha da ileri giderek küfürlerini yine bilimsel (!) olarak sıralamaya devam ediyor: "Kürt ulusunun onuruna sahip çıkanlar Türk sömürge yönetimi tarafından, haydut, eşkıya diye nitelendirilmektedir."(age, 27)
Yazar böyle diyor ama isyancılar onu yalanlıyor: Seyyit Rıza ve yandaşları anılarında  yol kesip haraç topladıklarını, devlete asker ve vergi vermediklerini, devlet içinde devlet olma heveslerini ve Cumhuriyet'in buna izin vermediği için isyan ettiklerini açıkça anlatmaktadırlar.
Seyit Rıza yalan mı söylüyor?..

Bu arada PKK eylemlerini veya diğer isyanları “Kürt ulusunun devrimci ve demokratik mücadelesi..”diye yutturmak da başka bir demagoji…
Birincisi, feodal topluluklar ulus değildirler…
İkincisi, PKK veya herhangi bir amaçla isyan eden aşiretler Kürtleri temsil etmezler…
Üçüncüsü, devrimci ve demokrat mücadele akılla, bilimle, fikirle, dürüstçe, mertçe yapılır.
Yalanla, dolanla, bombayla, mayınla içinden çıktığı halkı çoluk-çocuk demeden katletmekle değil !..

Atatürkçü milliyetçilik emperyalist içeriklidir, ırkçıdır, sömürgecidir…"
Atatürk ulusçuluğu konusunda azıcık bilgisi olanlar bunun dayanaksız bir sövgü olduğunu hemen anlayacaklardır.
"Dersim, Nazi katliamları da dahil olmak üzere dünyada eşine az rastlanan soykırım olaylarından biridir… "(age, 95)
Soykırım bir soyun yok ediilmesi amacıyla yapılan katliamlardır. Çok büyük bir suçlamadır. Dersim isyanı sırasındaki öldürmeleri jenosit (soykırım) diye nitelemek, üstelik kitaba bu adı koymak, soykırım gibi ciddi bir konuyu hafife almak olur. Buna karşın 20 kişinin asıldığı ve toplam 60 bin insanın yaşadığı bölgede nüfusun sürgün ve ölümler nedeniyle yarıya indiği indiği bir gerçektir. Ama bu olaylar için soykırım demek “ne kadar abartırsak o kadar düşmanlık yaratırız” şeklindeki bir anlayışın benimsendiğini göstermektedir…
"Atatürk'ü koruma kanunu Mustafa Kemal'in Kürt ulusuna karşı giriştiği eylemler nedeniyle çıkarıldı". (age 154)
Bu yasa, 1951 yılında DP iktidarı tarafından özellikle ticani tarikatı üyelerinin Atatürk büst, resim ve anıtlarına saldırmaları üzerine çıkarılmıştır. Doğrudan Kürtlerle ve Kürt isyanlarıyla bir ilgisi yoktur.
Suçlamalar sayfalar boyu sürüp gidiyor…

SONUÇ:
Görüldüğü gibi etnik bir Kürtçülük ideolojisi yaratmak için gerçekler tahrif edilmekte, yalan ve küfre başvurulmaktadır. Oysa ırkçı ve emperyalist diye eleştirdikleri Atatürk milliyetçiliği Anadolu'da yaşayan bütün halkları eşit tutarak ortak bir gelecek yaratma düşüncesidir. Ne hayalcidir, ne de saldırgan…
Kürt aşiretlerinin isyanları ulusçuluk ideolojisinden değil, feodaliteden kaynaklanmıştır. Kürtlerin sorunları daha çok feodal düzen yüzündendir...
İnsan hakları, özgürlük, demokrasi diye örnek gösterilen Batı ülkelerinde etnik bölünme akla bile getirilmez. Getirenlerin de hemen icabına bakılır. Ve onlar bu yüzden güçlüdürler, ileridirler…
Fakat; iğrenç bir ikiyüzlülükle dünyada kendileri dışında kalan her ülkede etnik ve dinsel ayrışmaları körüklerler.
Türkler ve Kürtler bu oyuna daha fazla gelmemelidirler. Mutlu, gönençli ve aydınlık bir gelecek düşünebiliyorsak, ancak Türklerle Kürtlerin etle kemik gibi birleşmeleriyle yaratılabilir…

Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg Facebook Profiline Ekle Facebook

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (1 gönderilen):

hatanerde 19/11/2009 10:36:00
avatar
son beş yıldır değişik kürt sitelerine girmekteyim,hepsi konuyu kendisine göre
yorumlamakta ama ortak nokta bu insanlar
nihai hedefte türkiye topraklarından bir parçayı koparmak istiyorlar bunada zeminlerini hazırlıyorlar,buy olurmu olmazmı kestirmek zor,olursa bunun bedelini her iki tarafta ne biçimde öder
kimse bilmiyor.Fakat işin ilğinç yanı buğün ülkeyi yöneten iktidar partiside apo denen kürt faşistinin suyuna ve talimatlarına göre hareket ediyor,pkk sitesine girin aponunun avukatları yoluyla gönderdiği talimatlara bakın ve bir hafta sonra T.C başbakanının kamuoyuna sunduğu sözde çözüm önerilerine bakın dediğimin doğruluğunu
göreceksiniz.Kendinini haklı çıkarmak içinde artık bayrağa sarılı tabutlar artık gelmesin gibi halkı ve anaları düşünen bir söylem zırvalamakta.Sonuç olarak hata nerde derseniz bu halkın böyle bir zatı başbakan seçmesinde,kendisinde malesef stockhlom sendurumu oluşmuş durumda.
Çok iyi Çok kötü
0

Yorum gönder comment

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
5.00