Yoğunlaşan ‘Değerler’ Savaşı-Yakup KEPENEK
Ülke yeniden ve hızla bir savaş ortamına sürükleniyor. Aslında devamlı olarak var olan bir çatışma süreci, çok daha açık ve niteliksel olarak farklı bir biçimde su yüzüne çıkıyor.
Ülkenin sürüklendiği çatışma ortamının tarihsel gelişimi ve bunu yaratan etkenler, ayrı bir konudur. Ancak, geçmişte Cumhuriyetin değerlerini savunan kişilere yönelen öldürme, sindirme ve baskı, AKP iktidarında kurumlara yönelmektedir. Bugün, AKP’nin yıllardır ısrarla uygulamaya çalıştığı kurumsal yapıların “ayarlanması” çabasının doğal sonuçlarına ulaşılıyor.
AKP iktidarı, yasama ve yürütme üzerindeki mutlak egemenliğini öbür kurumlar üzerinde de geçerli kılmaya çalışıyor.
Bu bağlamda iki noktanın altı çizilmelidir. Birincisi, bu köşede de sıkça vurgulandığı gibi, başta yargı yapısı olmak üzere, siyasi partilerden eğitim kurumlarına dek, kurumların işleyişinde büyük yanlışlar yaşandı; yaşanıyor. Bunların düzeltilmeleri gerekir. Ancak özellikle sağlıklı bir demokratik işleyiş için “özerk ve bağımsız olması gereken” kurumların, siyasetçinin dış baskı ve saldırılarıyla düzeltilmesi tümüyle yanlıştır ve uzun dönemde yıkıcı sonuçlar verir. AKP’nin anlamak istemediği budur.
İkincisi, AKP’nin yaşattığı süreci, bütünüyle görmek gerekiyor.
Örneğin, eğitimde gerçekleştirilen dinsel dönüşümlere ek olarak bilimsel gelişmenin temeli olan üniversite özerkliği bu dönemde iyice anlamsızlaştırılmış bulunuyor. Demokratik bir toplumun olmazsa olmazı sayılan basın-yayın özgürlüğü nesnel ve özellikle de dinci ya da işletmeci sermayenin yarattığı öznel nedenlerle boğuluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında özel bir yeri bulunan TSK’ye karşı ayrı bir ayarlama yapılıyor. Yargı bağımsızlığının ise, HSYK’nin adalet bakanı ve müsteşarının başkan ve üye olmalarının bir sonucu olarak, yıllardır ağır yaralı olduğu biliniyor. Bu olumsuz gelişmeler, ileri teknoloji kullanılarak yapılan korkutucu dinlemelerle bütünleşiyor.
***
Adına Ergenekon denilen ilginç bir yargılama süreci gerçek niteliğiyle bir türlü netleşemiyor. Ancak, giderek görünen o ki bu dava, en azından bir yönüyle Cumhuriyetin temel değerlerini savunanları etkisizleştirme ve yıldırma gibi bir işlev görüyor; böyle bir sonuç yaratıyor.
Geçen hafta Erzincan-Erzurum savcılarının arasında yaşanan sonra da Ankara’ya sıçrayan savaş, aslında Ergenekon’un niteliği yönünden çok önemli bir noktayı açıklayıcıdır.
Erzincan-Erzurum çatışması tamamıyla düşünsel bir kökenden geliyor. Anlaşmazlığın kaynağı cemaat ilişkilerinin yasal olarak incelenmesidir. Sonuçta, çağdaş yaşam anlayışı ile cemaat yaşamının kapışması, yargının içinden parçalanmasına neden olan ve toplumun geleceği açısından yıkıcı bir durum doğuyor. Bu olgu, çatışmaların niteliksel değişiminin yepyeni bir aşamasıdır.
Erzincan-Erzurum gelişmeleri karşısında hükümet, ayağına taş düşmüş gibi yerinden fırlıyor; HSYK ve yüksek yargı organlarının tutumunu, Adalet Bakanı “yetki gaspı” “hukuksuzluk” “yargı bağımsızlığına darbe”; “bağımsız yargının işleyişine engel” olarak gördüklerini belirtiyor ve yargı reformunun “acilen hayata geçirilmesini” istiyor. Bir başbakan yardımcısı, tutuklu Erzincan başsavcısını “adi suçlu” diye suçlayacak kadar kendinden geçiyor.
Hükümetin Erzincan-Erzurum olayı karşısındaki tutumu, Türkiye’de yargı bağımsızlığının derinden yaralı olduğunun, bir kez daha, en açık biçimde kanıtlanmasının çok ötesindedir.
Hükümetin tutumu kanıtlıyor ki ülke çok daha tehlikeli, yeni bir savaş sürecine hızla sürükleniyor.
Başımızı kuma sokarak ya da kaçamak ve tekil noktalara bakarak sonuç çıkarmaya gerek yok. Adını doğru koyalım.
Son gelişmelerle iyice su yüzüne çıkan asıl savaş, buna isterseniz daha yumuşak olsun diye uyumsuzluk ya da çatışma denilsin, çağdaş, laik, demokratik ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu; eşitlikçi, özgürlükçü bir toplumsal düzen isteyen kişiler ve kurumlar ile bu değerlerin yerine kamusal alanda dini değerlerin yerleştirildiği bir Türkiye isteyen kişi ve kurumların arasındadır.
Bu sonuca, şu eklerin yapılması gerekiyor:
Türkiye, yaşadığı bu savaşlar nedeniyle, insanlığın gelişimiyle elde edilen evrensel değerlerden giderek uzaklaştırılıyor; bu bir. İkincisi, Cumhuriyetin bu değerlerini savunanların ya da savunduğunu sananların, buna siyasi partiler, TSK ve yargı dahil, bugünlere gelinmesinde yaptıkları büyük yanlışların ve eksiklerin katkıları olduğu yadsınamaz. Üçüncüsü ve bugün için en önemlisi de Türkiye, bu yıkıcı değerler savaşını bir an önce değerler barışına dönüştürmeli; bunun yolunu bulmalıdır.




Yorum gönder